10 Ağustos

0
533

Bazı Bilim İnsanlarının dünyayı bir tarafa bakıp Evreni incelemelerinin çokça nedenleri olabilir. Bunlardan en önemlilerinin geçmişte nasıl bir sistem içerisinde olduğumuz ve buradan yola çıkarak gelecekte bizi nelerin beklediğini öngörmek olduğunu söyleyebiliriz.

Düşünsenize, koskoca adamlar aslında işleri de zaten bu fakat birçok insanın sıkıcı ve hatta itici bulduğu şeylerle uğraşıyor. Bir merceğin ucundan bakarak, saniyede dünyanın etrafını sekiz kez dönecek hızla gittiğinizde, iki milyon yıl sonra varabileceğiniz komşu galakside olabilecekleri hesaplamaya çalışan insanlar bunlar.

Matematik, fen bilimleri yemiş yutmuş olmaları gerekiyor. Çünkü ışığın kırılmasını hesaplamak, aradaki gezegenlerin uzayı, zamanı ve ışığı bükebildiğini hesaba katarak hesap yapmak öyle kolay şeyler değil.

Bir taraftan bakılınca, ekonomi ve ülkeler arasındaki ilişkiler de böyle düşünülebilir. Elbette bu işlerin ilmini yapmış olan insanların emeklerini hiçe sayamayız. Ancak günümüzde ki iletişim araçları, bilgiye ulaşım kolaylığı söz konusu olunca, biraz gayretle bulmacanın parçalarını bir araya getirmek ve isabetli tahminler yapmak artık hemen her sıradan insana nasip olabilecek meziyetler arasında sayılabilir.

Ülkemizde yaşanan ekonomik konuları da çok önceden tahmin etmek çok ta zor değildi.

İşin fantastik boyutuna girmeye gerek yok. Ekonomist de olmadığım gibi bu konuda dirsek çürüten kişilerin yanında çok bilmişlik yapmak istemem.

Fakat okur – yazar olmak sadece kütüphaneden veya sokağın başındaki gazete satıcısından aldığınız bir arada duran kâğıt parçalarında ne yazdığını hecelemek anlamında gelmiyor olsa gerek.

Birkaç yıldan beridir televizyon programlarında, YouTube gibi video sitelerinde ekonomistlerin sızlandığını, kıvrandığını görmekteydik. İhtiyatlı bir şekilde ekonomimizin tepetaklak olacağından bahsederken ketum davranmaktan da vazgeçmiyorlardı.

10 Ağustos’un ardından Türkiye’de birkaç görüş ortaya çıktı. Elbette olayı sadece ekonomik olarak değerlendirirsek Türkiye’nin kırılgan yapısından kaynaklanan bir çatırdamayı iliklerimize kadar hissettik. Kısacası, üretmedik, cepten yedik ve paranın bol olduğu dönemlerden değil yeteri kadar hiç ama hiç faydalanmadık.

İster tarihten bakıp Lale Devri’ni hatırlayın isterseniz Karınca ile Ağustos Böceği hikayesinden dem vurun sonuç çok basitti. Bu günleri er ya da geç yaşayacaktık ve bir rahip olayı bahane oldu. Aynen yazarkasa veya Anayasa kitabının atılması ile ilgili yaşadıklarımızın benzerini yaşadık hatta yaşamaya devam ediyoruz.

Görüşlerden birisi buydu ve başlı başına doğru olsa da eksik yanları yok değil. Hastalıklı ve hazırlıksız yapıların dış müdahalelere açık olacağını unutmamak lazım. Çeşitli konularda olduğu gibi ekonomi alanında da operasyonel güçler iş başına geçti. Yani düğmeye basılmıştı.

Olayı biz her şeyi doğru yaptık fakat dış güçler bize bunları yapıyor diye yorumlayan bir kitle de var. Bu düşünce ise başlı başına hatalı. Çünkü hatalı yürütülen ekonomi, dış politikanın sürekli iç politikaya kurban edilmesi gibi konular bizi buraya getiren unsurların başında geliyor.

Kötü yönetilen ülkenin dış müdahalelere maruz kalması sonucu bu ekonomik ve siyasi sorunları yaşadığımızı söyleyebiliriz.

Aslında başından beridir anlatılan şeyler bugüne nasıl geldiğimiz oldu. Yani 10 Ağustos bizim için bir sonuç olarak görüyor olabiliriz. Ancak ben öyle düşünmüyorum. Bu Amerika’nın bizim de içinde olduğumuz Orta Doğu’da başlattığı yeni operasyonların başlangıcı da olabilir. Yani 10 Ağustos bir sonuç değil, birtakım planların devam eden süreçlerinden birisi olma ihtimali çok daha yüksek.

Biraz geriye gidelim. Irak’ın işgal edilmesi için öncelikle Irak’ın güçsüzleştirilmesi gerekiyordu. Hatırlayın İran ile yıllarca savaştılar. Yaklaşık 8 yıl süren savaş neticesinde bir milyon civarında insan ölürken Arap ülkeleri Irak’ı, gariptir ki İsrail’de İran’ı desteklemişti.

Bu savaş esnasında Irak’ın kimyasal silah kullandığı iddiaları ortaya atılmış, başta ABD ve İngiltere tarafından bu iddialar asılsızdır diye karar almış olmalarına rağmen, aynı ülkeler tarafından 2003 yılında Irak’ın işgaline sebep olarak gösterilen konu yine Irak’ın kimyasal silah sahibi olmasıydı.

Derken Irak’tan sonra sıra Arap baharına geldi, Suriye’ye geldi ve bugün Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüğünü konuşmak ancak ütopya olarak değerlendirilebilir.

Elbette bu ülkelerin ardından ABD tarafından dizayn edilmesi gereken iki ülke haritası daha mevcut. Bunlardan birisi İran ve diğeri Türkiye.

Aslında biraz veya en çok bu nedenlerden dolayı bu iki ülke başta birbirimize sıcak bakmasak ta, bölgede bu iki ülke karşılıklı olarak diğerinin güçlenmesini istemese de aynı kaderi paylaşma korkusu ile başta Suriye olmak üzere bazı konularda beraber de hareket etmeye başladı.

Şimdi soru şu, 10 Ağustos’ta yaşanılanlar sıranın bu iki ülkeden hangisine geldiğini gösteriyor? Asıl sorumuz bu olmalı.

Biraz daha Orta Doğu’da gezinelim.

Planların gecikmesi veya sarkmasında ABD’deki bir takım iç politika ve ekonomik konular etkili oldu diyebiliriz. Bununla beraber belki hesap edilmeyen Rusya’nın toparlanarak ABD’nin Orta Doğu planlarına çomak soktuğunu da sayabiliriz. Suriye hükümetinin yanında yer alan Ruslar hem savaş kabiliyetlerini denediler hem de sıcak denizlere açılan limana sahip oldular.

Görünürde karşı taraflarda olduğu gibi gözükse de perde arkasında ABD – Rusya ilişkilerinin öyle kötü olduğunu söylemek bir tarafa hiç olmadığı kadar iyi olduğunu da söyleyebiliriz.

Trump, aslında Trump ‘In bayraktarlığını yaptığı ABD’deki kanat hem ABD ekonomisini düzeltmek hem de dünyaya halen süper güç olduklarını göstermek adına çeşitli zamanlarda hamleler yapmaya başladılar.

Öncelikle 2000’li yıllarda olduğu kadar petrole bağımlı ülke konumundan kurtulan ABD, artık yer altı kaynaklarını kendi kullanmak yerine satarak ekonomik olarak rahatlamak istiyordu. Bunun için Çin ile ekonomik olarak savaşa girdiler. Hedef Orta Doğu’dan Pasifik tarafına kaymıştı. İkinci hatta üçüncü sınıf üretimden markalaşmaya doğru giden Çinli firmaların ABD pazarına girmesi bir şekilde engellenmişti. Kendi ülkesindeki kaya gazı, ABD’deki üretim için büyük kaynak sağlarken diğer taraftan Orta Doğu’da çıkan yeraltı kaynaklarının Çin, Hindistan gibi ülkelere gitmesi önlenmeliydi.

Avrupa ile de ekonomik sorunlar çıkartılarak depolanmış doğalgaz bu ülkelere satılmak isteniyordu. Önce Ukrayna hedef seçildi. Ukrayna’nın fişini çekmek hem Ruslara ciddi zarar verecek hem de doğalgazın Avrupa’ya akışı engellenecekti. Böylece Orta Doğu’dan çıkartılarak depolanan yeraltı kaynakları istenilen şartlarda Avrupa ülkelerine satılması planlanırken Ruslar bu planları alt-üst etti. Bu çekişme içerisinde Malezya yolcu uçağı dahi kurban edilmişti. Halen Rusların bu uçağı düşürdüğü iddiası ağır basıyor gibi gözükse de Alman gazeteciler tarafından ortaya atılan bazı veriler de kafaları karışmadı değil.

Son olarak ABD’nin İran’a yaptırım kararı alması ve anlaşmaları sona erdirmesi bütün okları İran’a çevirirken ambargonun delinebilmesi Türkiye üzerinden mümkün olacak gibi gözüküyor. 10 Ağustos bu nedenle de önemli. Çünkü ABD, Türkiye’ye akıllı olun uyarısı da yapmış olabilir. Beraberinde bu uyarı sonucu ekonomimizin iyice zayıfladığının görülmesiyle beraber daha önceki 15 Temmuz olayları ile birleştirildiğinde sıranın Türkiye’ye geldiğini de gösterebilir.

Netice de olanları ve olacakları öngörmek hiç te zor değil. Yirmili yaşları devirmiş, tarihe biraz meraklı her insan tarafından bunları görmek oldukça basit diyebiliriz.

Fakat bizim çıkartmamız gereken ders, sıra kimde olursa olsun ve sonuç ne olursa olsun bu süreçleri ülke olarak iyi okuyamamak ve elimize geçen fırsatları bozuk para gibi harcadığımızdır.

Üretime dayalı bir ekonomi modeli ile daha güçlü bir Türkiye’nin bu tip deneme ve testlere daha az kırılgan davranışlar sergilemesi içten bile değildi.

Açıkçası yıllarca Ağustos Böceği gibi saz çaldık ve yattık. Meydanı biraz boş bulunca Osmanlı geri mi dönüyor diye kendimizi kandırdık. Dünyanın değiştiğini, maharetin bilekte hatta yürekte olmadığını, artık kafada olduğunu yeterince anlayamadık.

Fatih’i, Abdülhamit’i ve Atatürk’ü yarıştırdık ama kendimiz bilim de, sanatta, sporda yarışmadık dünya ile yarışabilecek duruma gelmek için çabalamadık.

Bu düşünce yapısı ile devam edersek ne yazık, önce sıra İran da mı, Türkiye demi sorusunun da hiçbir önemi kalmayacak. Er yada geç o sıra bize gelecek…